Deli direksiyonu

  Vites değiştirmek istedi. Akşam izlediği ralli yarışlarını gözünün önüne getirdi. Motorlarından gelen homurtuları yüreğinde hissetti bir an. Adrenalin denilen salgıyı algılarıyla karşılaştırdı ,elindeki sonuç manidardı. Ralli araçlarının sürtünme katsayısını düşürmek için kullandıkları rüzgarlıklardan edinmeliydi en kısa sürede. Çünkü ne kadar uğraşsada o motor sesini ve sürati yakalayamıyordu.

 

  Mahalle kahvesinin önüne geldiğinde şöyle kafasını o yöne çevirip havalı bir geçiş yapmak istedi. İmrenir miydi acaba herkes ona. Hafifçe hızını düşürdü  direksiyonuna bağlı kornasına dokundu .Kahvehaneden gelen kahkahalar bütün heyecanını kaçırmıştı. Peşine yine mahallenin çocukları takılmıştı. Kesin onun yüzünden gülüyordu boş gezenin kahve insanaları . Kahvehaneye girdi peşine takılan çocuklara sinkaflı bir küfür savurdu.

 

  Direksiyonunu masanın üzerine bıraktı. Kahveciye bir oralet söyledi. Mutluluk herkesin hakkıydı. Paylaşmalıydı  zenginliğini bu acınası insanlarla. Bir delinin de en büyük mutluluğuyda buydu işte akıllı insanlar araçlarını yola bırakırken o yanına alabiliyordu.

 

  Güldü, güldü kahkahalar atarak, oraletini içmeden direksiyonunu eline alıp patinaj çekerek oradan ayrıldı.

Mahmut Sami Biricik

 

Efsunlu Bir Menevşenin Tebessümünde Gizlisin

 

 

Sen göndere çekilmiş meşakatli bir muştu

Bir güvercinin kanadında tufan

Lutfun elimden uçan bir kuştu

Gözlerin gözlerime değdiği zaman

 

Efkarımın istikrarında boğuluyor hazan

Virgüllerin yasak olduğu ülkelerden gelir sözlerin

Asimetrik bir düşün turnasısın herzaman

Abanıyor zihnime mütamadiyen gözlerin

 

Nakkaş nakış nakış işlesin çehresini sümbülün

Tecrit hırkasını giysin fasl-ı bahar

Gamdan azad olusun canı bülbülün

Kalbimdeki har baharın goncasını yakar

 

                                                                                                                                                Aydın Takunya

– Üşüyorum –

 

 

 

    Ölmek istiyorum, dekorsuz, poz almadan. Batan bir güneş gibi ihtişamla değil.

                                                                                (Cemil MERİÇ)

 

 

    Hazırlıklarını akşam olmadan tamamlamıştı; deniz gözlüklerini, mayosunu, terliklerini özenle yerleştirmişti çantasına.

    Çok heycanlıydı.

    Bütün güzelliğiyle babasının yanağına bir öpücük kondurdu.

    “Yarın babam beni denize götürecek” diye diye uykusuna daldı.

 

    Sabahın ilk ışıklarıyla yola çıktılar. Şilenin bir köyüne vardıklarında heyacanı daha da artı küçük kızın. Ayaklarının denizle ilk buluşma anında içinin ürperdiğini hisseti “babasına dönerek; baba bu su çok soğuk üşüyorum” dedi.Baba kızını kucakladı ve beraberce usul usul denize girdiler, kızın bütün üşümesi geçmiş, bütün korkuları bitip gitmişti. Denizin hemen kenarında suyla oynaşıyor “baba bak ben yüzüyorum artık diye gülücükler gönderiyordu tüm dünyaya” küçük kız.

 

    Böyle değildi bu hikaye.

 

    Kızına sımsıkı sarıldı. Öptü öptü kokusunu içine çekti. Dünyanın en güzel kokularını bir araya getirseler bu kadar güzel kokamazdı.

 

    Kahve rengi pırıl pırıl parlayan gözleriyle babasına baktı, “bana her zaman anlatığın o masalı anlatırmısın” dedi küçük kız bütün tatlılığıyla. Sırnaşarak babasının koynuna girdi iyice. Ölümsüz kalmak için kadınların ve çocukların kanını içen bir kralın masalını anlattı uzun uzun babası kızına.

 

    Kollarının arsında uyuya kalan kızının kalp atışlarını duyabiliyordu.

    O kadar sesizdi gece.

   Kızına müptelaydı, eşinden kalan tek hatıraydı. Bir an olsun unutmak istemiyordu eşini. Unuturum korkusuyla bir an ayırmıyordu yanından kızını. Eğer bir sanise bile geçirmese aklından, ihanet edeceğini düşünüyordu karısına. Bir an olsun unutmamak için tek umuduydu kızı. Karım dedi içinden canım karım. Bir iç çekti derinden nakış nakış işlenmiş, bir düğüm oluştu kalbinde. Alev alev intizarı büyütüyordu avuçlarında, nefretle! Ne bir mezar, ne bir mezar taşı sevdiğinden geriye kalan, kızı ve kızının gözlerine baktıkça inzivaya çekilmiş anıları. Alışık olduğu bomba sesleri eflatuni bir gecenin karanlığında şerha şerha yüreğine düşmüş, karısını elimden almıştı o gece. Hesapsızca kaçtılar sonrasında ihtimallerinde boğulmaktansa hayatın.

 

    Sırt çantasına yetecek kadar bir hayatımız vardı. Dövülmeye, sövülmeye, kovulmaya alışkın olan ben her daim hazırdım. Mütemadiyen zihnimde oluşan düşünceler, korkuyla umut arasında bir yerde saklanıyordu. Uzuvlarım gayri ihtiyari titriyor. Kelimelerim yorgun olduğundan sesim çıkmıyordu.

 

    Kızımın elinden tutarak bir bilinmezliğe doğru; bitkin üzgün ve sesiz yürüyorduk.

 

    Ürkek ve bir o kadar mahcup bir halde, biraz da naz haliyle elimi bırakarak: “Baba ben yoruldum”. Dedi

    Duramayız kızım gitmeliyiz bizi bekliyorlar.

    Kucağına al beni.

    Almazmıyım seni kucağıma, sen benim derdimsin ben derdimi çok seviyorum.

 

    Baba bak ay bize gülümsüyor.

   Küçük kız babasının kucağında ellerini havaya kaldırarak: “baba bak ayı yakaladım avuçlarımın içerisinde vereyim mi sana ?”

 

    Dolunay denizde yakamozlar oluşturuyor, bizler bir labirentin içerisinde mechule yürüyoruz. Tereddüt denizin ortasında yakılan bir meşale. İzlerimi takip etmeyin. Bullamazsınız, hiç ayak izim olmadı benim. Gözlerim bir iz bırakıyor; tutulmuş, unutulmuş zamana. Muamma hicranla mahpus. Ilık bir rüzgar dokunuyor çığlıklarıma. Kızımın ağlayışları rüzgara karışıyor, ben rüzgara karışıyorum, ağlıyorum, kızımda ağlıyor.

 

    Baba ben çok üşüyorum.

 

AYDIN TAKUNYA

 

 

 

Sinir Olduklarım – 6/7

 

 

6- Hala cuma hutbelerinde börtü böcekten ve ağaçtan bahsedilmesine sinir oluyorum.

 

    Toplumda bu kadar itikadi ve ameli sıkıntı mevcutken suya sabuna dokunmadan hutbelerin bu şeklide devam etmesi elzem bir durum değil midir? Bilinç yoksunu bu kadar Müslüman varken bu şekilde devam ediliyor olması yazık değil midir bu millete. Ortalığı çakallar doldurmuşken peygambersiz bir din peydah edilmeye çalışılırken, insanların itikatlarıyla oyanınırken, TV kanalarında din adına şaklabanlıklar yapılırken, bu yapılmayanlar, anlatılmayanlar reva mıdır bu millete. Bizim insanımız peygamberini, Kur’anını sever amelden en yoksunu dahi çok sever saygı gösterir yani hazır bir maya varken insanların fıtratında mevcut olanı çıkartmak lazım gelmez mi? Sorumluluğu sorumluluk sahiplerinin makam ve mevki sahiplerinin boynuna.

 

 

7- Camilerin kokuyor olmasına sinir oluyorum.

 

    Bir cami kokar mı ey Müslüman. Camiden içeri girince içeriden gül kokusu gelmeli insana huzur vermeli. Bizleri ayak ve daha nice kokular karşılıyor. Halıların halini anlatmama gerek bile yok. Secde ediyoruz be kardeşim bu halıların üzerine. Cemaat camileri devlet dairesi gibi görmekten vazgeçmedikten sonara Allah’ın mabetti deyip sahip çıkmadıktan sonra bu kokular daha çok yayılır. Sağ olsunlar imamlarımız devlet memuru kafasında daha ne diyeyim.

Aydın Takunya

Sinir Olduklarım – 5

 

5-Camiye sadece namaz kıldırmaya gelen imam ve müezzinlere sinir oluyorum.

 

     Beş vakit namazı kıldırmak için camiye gelen, camiyi işleri gibi gören, devlet dairesi gibi algılayan, devlet memurlarının gösterdiği bütün kapris ve tavırları sergileyen imam ve müezzinlerden bahsediyorum. Ey güzel insanlar, ey mümin ve müttaki imam ve müezzin kardeşlerim beş vakit size gelen insanlar var, gelen bu insanlara Kur’an, hadis, akait, sohbetleri veremez misiniz? Yok veremezler çünkü çoğunun bu konularda bilgisi yok ezberlemişler bir kaç tane sure günü kurtarıyorlar da kendilerini nasıl kurtaracaklar bilemiyorum. Cuma hutbelerinde merkezden geliyor ellerinde okuyup duruyorlar bence ellerinde okumakta olduklarında anladıklarını hiç zannetmiyorum. Beş vakit geliyorlar açıyorlar devlet dairesi misali caminin kapısını namazları kıldırıp gidiyorlar. Bu arkadaşların milletin imanı ile ilgili hiç bir derdi yok anlaşılan. Bu uyuşukluğunuzun hesabını veremez siniz benden söylemesi.

 

 

Aydın Takunya

Sinir Olduklarım – 4

 

4- Camide koşturan çocuklara (ki zaten az) bağıran bey amcalara sinir oluyorum.

 

       “Hala var mı böyle durumlar” diye soruyor olabilirsiniz. Daha geçenlerde şahit olmuşluğum var. Camide koşturan bir kaç çocuğu bastonuyla kovalayan bir bey amca görünce bastonunu zor aldım elinden. İçimden geçen duygu bastonu bey amcanın kafasına geçirmekti lakin vicdanım el vermedi yaşlıdır diyerek yapma bey amca bunlar bizim geleceğimiz dedimsem de pek dinletemedim neredeyse bende sopayı kafama yiyecektim. Bu bey amcaların kıldıkları namazları emekliliklerinden sonrasına denk geldiği için camide çocukları görmeye pek tahammül edemiyorlar. Yada evden torunlarının gürültüsünden kaçıp camiye gelmiş olsa gerek ki burada da çocuk seslerini duyunca irkiliyorlar.

 

 

Aydın Takunya

Sinir Olduklarım – 1

 

1- Camilerin çocuk seslerinden mahrum bulunuşuna sinir oluyorum.

 

    Bizzat cami imamlarıyla tartışmışlığım vardır. Bu camide neden hiç çocuk yok nasıl imamsın diyerek. Cami dediğin mahalenin odak noktasıdır, sosyal hayatın içerisinde olmalı değil midir? Mahallenin ihtiyaçlarını bir çoğunu cami görmelidir. Olurmu öyle şey demeyin bir çok örnegi mevcut. Örnek iseteyen bana ulaşabilir. Yada zahmet olmaz ise etrafınıza biraz daha dikkatli bakın. Neslin durumu ortada. Bir sonra ki neslin ne halde olacağını tahmin edebiliyoruz. Neslin düzelebilmesi için camilerin çocuklarla dolup taşması çocuk kahkahalarının kubbeleri inletmesi gerekiyor. Dikkat edin yaşlı dede torununu getirmez, “gelin izin vermiyor” der. Baba oğlunu getirmez; “internetin başından kaldıramıyorum” der. Camiye gelen bir kaç orta yaşlı insan; mahalesinde top koşturan çocukları getirmez. Sonranın sonrasını da: siz düşünün artık.

                                       

                                                                                                                                                                                                                                    Aydın Takunya