Düşünmek İçin Vaktin Var / – mı?

[slideshow_deploy id=’1745′]

 

    Harflerin kelimelere, kelimelerin cümlelere dönüştüğü bu satırlar öncelikle kendi nefsime ithaf olunur. Okuyucunun kendisine bir paye çıkarması serbesttir.

 

    Kendimi tanımlamakla başlamalı işe.

    En şerefli olabilme seviyesine yükselebileceği gibi, kendisini en aşağı seviyelere düşürebilme gücünü elinde barındırabilen varlık. Bir yanda eşref-i mahlûk, öbür taraftan esfele safalin. Zıtlıkları ve tezatlarıyla irade yetisinin son noktası. En şehvetli arzuları, en rahmani duyguları içinde barındıra bilen, kulluk ve efendilik arasına sıkışan insan, ben ve siz yani hepimiz.

 

    Derin antropologdan yazıya bir dakika ara.

    (İçinde yaşadığın bu sistem senin aklınla oynar. Senin en mukaddes aylarında sana yüzde bilmem kaçla ihtiyaç kredisi verir, ramazan kredi diyerek. Alırsın. Bu yetmez yılbaşında da aynısını yapar. Yakında kadir gecesi kredisi duyarsanız şaşmayın. Hatta bankanın slogan da benden. Kadir gecesine özel, herkese çok düşük faizlerle ihtiyaç kredisi bankamızın tüm müşterilerine. Kadir gecesinde bağışlanmak için bankamızdan kredi çekin. Oldu mu? Oldu oldu hem de çok güzel oldu.  Rabbimin inayetiyle bu günleri de göreceğiz inşallah.)

 

    Gelecek olanın ardına düşmüşsün sen yarınların geleceğini nerden biliyorsun. İçinde yaşadığın ana ne oldu da geleceğin hülyası içerisindesin. Sen gelecek olanın içinde olduğunun garantisini mi aldın? Gelmesi beklenenin gelmeme ihtimalini hiç mi düşünmüyorsun? Sen ihtimalin, ihtimalinin. ihtimali peşinde geziniyor ömür tüketiyorsun.

 

    Hiçbir neden yokken; âşık olmamışken mesela, işyerinde patrona kızmamışken, evde babanla kavga etmemişken, inerek bir sahile denizin dalgalarını dinledin mi? Güneşin öğle vakti en dik geldiği anlarda sıcaktan nefesin kesilmişken, esen bir rüzgârın rahmetini hissedebildin mi? En son ne zaman yalnız kaldın ve ne zaman martı seslerinin eşliğinde simit attın onlara?  En son ne zaman tefekkür için zaman ayırdın kendine. Oysa boşa harcadığın ne kıymetli zamanların oldu bu yaşına kadar.

 

    Derin antropologdan yazıya bir dakika ara.

    (Bu nasıl iştir bu nasıl yazıdır sürekli ara veriyor diyerek kızma hemen. Gecen gün akşam yemeği niyetine beş kişinin doyabileceği bir yemeyi tek başıma yiyip sofradan kalktıktan sonra. Yediklerim ağır geldi ki üzerine iki limonlu maden suyu devirdikten, rabbime şükretmeyi de unutmadan,  iki buçuk litre kola mı alıp en büyük boydan patates cipsini de içerisine boca ettikten sonra, iki yüz ekran ful HD TV min karşısına geçebilmiştim artık.  Günün yorgunluğunun üzerine masaj yapan koltuğuma uzanmak çok iyi gelecekti.)

 

    Farkındayım bir sinek dahi bir amaç üzere yaratılmışken, kaç yıl geçti bir amacım olmayalı. Günlük ihtiyaçları karşılamak dışında ne yaptın ben. İhtiyaçlar, ihtiyaçlar, kendini gerçekleştirme ve kariyer geliştirme ve sonrasında NLP, bunlardan hangileri huzur verdi bana? En nadide bir tabloya uzun uzun bakmak, ya da dinlediğim klasik müzikler bunlardan hangileri huzur denilen o soyut kavramın kıyılarına götürebildi beni? Eksik, hep eksik bir yanım. Huzurun nerede olduğunu biliyorum. Yanlış bir istikametin kıvrımlarında dolaşıyorum, biliyorum. Artık  “ommm”  sesleriyle gözlerimi kapatmak huzur vermiyor. Gözlerimi kapatıp bir dinleye bilsem kâinatı. Ruhum “yükselse yükselse” arşı alaya.

 

    Nasıl makam sahibi birisinin odasına girdiğimde,  bir boy aynasında kendime çeki düzen veriyorsam, ağızım kokuyor mu diye kendimi kontrol ediyor parfümü üzerime boca ediyorsam. Bu dünya menfaati için makamın önünde iki büklüm bekleyip merhamet dileniyorum. “Hayırlı olsun bana hedeflediğime kavuştum.” Makama duyduğum saygı beni de makam sahibi yaptı. Biliyorum bu makam dünya menfaatinin sonucudur. Ebedi olanın yanında makam cık bile sayılmaz. Ama kalbime söz geçiremiyorum. Peki ya asıl hedef, ebedi ve kesintisiz olana ulaşabilmenin çabası nerede kaldı. Tüm mülkün sahibinin önünde en son ne zaman eğildim, pişmanlık ve tövbeyle. İnsanın Allaha kul olabildiği sürece özgür olduğunu ne zaman unuttum.

 

    Derin antropologdan yazıya bir dakika ara.

    (Evet yine ben. Çok sıkıcı bir hale geldiğimi biliyorum. Yapacak bir şey yok ben yazarın iç sesiyim, belki de vicdanı. Son teknoloji ürünü TV imden kanalları geçerken, bir yandan asidinin kaçmasından korktuğumdan kolayı bardak bardak, deviriyor patates cipsini afiyetle mideye indiriyor, yağlı ellerimle kanalları değiştirmeye devam ediyorum. İzlediğim bir kaç dizi tekrarının ardından, güzel hatunların yarı çıplak gezindiği “bu tarz benime” bakınırken bu güzel kızların cehennemde yanmamaları için Rabbimden onlar için bağışlama diliyorum)

 

    Biliyorum hedefe uluşmak için nefisimle mücadele içinde olmam gerektiğini. Nefsin bana en olmadık korkularla yaklaşacağını. Uyanık olmam gerektiğini. Ellerimi her açtığımda duaya bu zamana kadar anlım secdeye değmemiş, dilimde hep bir inkâr ve küfür, yalan desen hiç sorma, oruç benim muhitime uğramazdı, tatmadığım içki kalmadı, kumar zinasız zaten olmazdı, anlayın açamıyorum ellerimi, yüzüm yok, tövbe edecek takati bulamıyorum kendimde.  Biliyorum şeytan nefsimle oynuyor, kalbime korku oklarını saplıyor. Biliyorum Allah’ın rahmetinden umut kesilmez. Bu Allah rahmetini kısıtlamak olur. Soruyorum Allah mı daha büyük yoksa benim günahlarım mı? Açıyorum ellerimi.

 

    Derin antropologdan yazıya bir dakika ara.

    (İçim geçmiş bir ara dalmışım. Gözlerimi açtığımda reklamlar dönüyordu. O anda bir banka reklamı dikkatimi çekti, takım elbiseli bir bey elinde sazı türkü söylüyor. Şöyle bir dinledim melodisi güzel, sözleri hoş, vicdandan, alın terinden, yalan söylememekten bahsediyor. Bir baktın reklamın sonu garanti bankasına bağlandı. Lan, dedim şakamı “lan” bu. Normalde argo konuşmayı kendime hiç yakıştıramam. Ama “lan” dedim belki biraz ileride gitmiş, “ulan” da demiş olabilirim. Anlayacağınız benim gibi mümtaz bir insanın ağızını bozduracak kadar sinirlenmiştim. Tabi eski yarım solcu, yeni muhafazakâr mukaddesatçı, biri olarak hiç hazmedemedim bu durumu. Bir banka reklamı emekten, alın terinden, vebalden bahsedebilecek kadar alçalabiliyordu. Evet, kesinlikle bizimle dalga geçiyorlardı. Paradan para kazanan bir güruh için emek kararımı ne ifade edebilir ki. Hiç üşenmedim reklam dönerken kalem kâğıdı aldım elime yazdım sözlerini. Ne güzeldir akması terinin damla damla,  Ne güzeldir tartması malı gram gramla, İşinin olmaması ne güzeldir yalanla,  Çürükleri hep çöpe atması ne güzeldir.  Büyükler demiş ki; vicdan güzel bir şeydir,  Hilyeyle kazananlar ne ağadır, ne beydir, Esnafın doğrusuna gülden önlük dik, giydir,  Geceleri vebal siz yatması ne güzeldir.)

 

    Bana bu dünyanın efendisiymişim gibi davrananlar, mühim birisiymiş gibi hürmet gösterenler sayesinde kendimi bir şey zannetmem hiçte zor olmadı. İnsanız hoşumuza gidiyor tabi. Ta ki efendiymişim gibi davranma nedenleri ortadan kalkana, makamım elimden alınana, cebimde param kalmayana dek. İşte o zaman anladım efendiliğin pekte matah bir şey olmadığını. Ben küçük bir insandım, burada küçük kelimesi beni tanımlamaya yetmez aslında. Anladım iliklerime kadar. Bu anlayışın idraki beynimi parçalamış kalbime paslı bir bıçağı saplamıştı. Bu çağda hiç kimse mühim olmadı, olmayacak. Ancak mühim-cik-ler olarak bu dünyada gezinecek.

 

    Derin antropologdan yazıya bir dakika ara.

    (Evlilik programlarının tekrarları yayına girmeye başlayınca saatin bir hayli geç olduğu fark edebilmiştim. Zihnim ve bedenim çok yorgun, hareket edecek halim yok. Zor bela uzandığım yerden kalktım. Yatsı namazını kılmadan yamakta olmaz. Hesabını veremeyiz şimdi. Aman Allah’ım cehennem azabına bu naçiz bedenim nasıl dayanır sonra. Hiç olamasa namazı farzlamak lazım. Bugün sünnetti kılmasam da olur. Canımdan çok sevdiğim, benim peygamberim sünnetleri kılmasam da beni maruz görecektir. Aptes alıp namazı kılmak beş dakikamı almadı. Artık yatakla buluşma vakti. Sağ tarafa doğru yatmak sünnettir diyerek, sağıma doğru kıvrıldım. Gece dua etmeden uyumak olmazdı. Yattım Allah kaldır beni. Rahmetine daldır beni. Can kafesten ayrılınca. İman ile kuran ile gönder beni. Kalbim artık çok huzurluydu uykuya dalabilirdim.)

 

    Ümitsizliğe kapılıyorum. Biliyorum bağışlanmanın ve rahmetin sonsuzluğunu. Ümitsizliğe kapılmamın işlediğim bütün günahlardan daha büyük bir günah olduğunu. Ölüm kapımı çalmadan bu ümitsizlikle ölmekten korkuyorum. Tövbe etmeye bile fırsat bulamadan insanı bu yakıp kavuran ümitsizliğimden korkuyorum. İnsanız işte bilmek yetmiyor. Kalbe ne zaman işleyecek bilmek olgusu. Kaç yaşındayım ve ne kadar daha yaşayacağım bugün bitti yarından haberden değilim.  Gece uykuya dalmadan hemen öncesinde saatin tik taklarını duyuyorum, her “tik tak” ömrümü alıp götürüyor. Korkuyorum ve Rabbimden tek şey diliyorum bağışlanmak ve biliyorum bağışlanmamam için hiçbir neden yok. Ellerimi açıyor içine biraz gözyaşı katıyorum.

 

 

                                                                                               Aydın Takunya

Afrikalı bir garip insan. (Ousmane Sembene)

[slideshow_deploy id=’1694′]

 

 

     İster mermi kullansın, ister oy pusulası, insan iyi nişan almalı. Kuklayı değil, kuklacıyı vurmalı. [Malcolm X]

 

 

    Ousmane Sembene Afrikalı şair, yazar, yönetmen. 1997 yılında İngiliz Kraliyet ailesi özel onur ödülü vermek için ingiltereye davet etmiştir. Afrikalı şaiir ödül töreninde kendi dilinde bir konuşma yapar;

 

Sayın baylar ve bayanlar.

Konuşmama İngiliz dilinde devam etmeyeceğim için hepinizden özür dilerim.

Sizin topraklarınızdayım ve sizin sahibi olduğunuz sistem içinde sizin tarafınızdan payelendiriliyorum.

Ancak asıl konuşmam kendi öz dilimde olacaktır.

Merak edenler, konuşmamın İngiliz diline tercümesini koltuklarında bulabilirler.

İngilizler geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı.

Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler.

Gözümüzü açtığımızda ise;

Bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.

İngilizlerin dinini, dilini öğrendik.

Uzak dünyadan gelen yeni dil ve din bizi hep çalışmak zorunda kalan itaatkâr köleler yaptı. Özgürlük için her karşı geldiğimizde, bizi birbirimizle savaşmak için ikna ettiler ve silah verdiler.

İngilizler gelmeden önce topraklarımızda sadece kavga vardı.

İngilizlerin kutsal dini bizim kavgacılığımızı kullandı; evlatlarımızı savaşçı yaptı.

Hem de sadece kendi kardeşleriyle savaşan, dünyayı İngiliz dilinden ve İncil’den ibaret sanan vahşi savaşçılar.

Hastalıklar yaydılar. Ne olduğunu bilmediğimiz içeceklerle bizleri hasta ve zayıf yaptılar. Atalarımızı zincirleyerek büyük şehirlerine köle olarak götürdüler.

O büyük binaları, caddeleri, tünelleri ve kiliseleri insan etinin üzerine inşa ettiler.

Kendilerini temizlemek için sanatçılarına fikir adamlarına; sadece kendilerini kapsayan insan tariflerini yaptırdılar. Her çeşit yiyeceklerin büyüdüğü topraklarımıza ilaçlar döktüler. Toprağın altındaki yanıcı siyah cehennem kanı için bizleri öldürdüler.

Büyük acılar ve ölümcül işkenceler ördüler.

Her gelen gemiden; kıyılarımıza hep ikiye bölünmüş tekneler yanaştı.

İlk gelenler zulüm ettiler, arkasından gelen arkadaşları zulmü durdurma vaadiyle bizleri ele geçirdiler. Bugün gelenlerde aynı sistemle hala işgale devam etmekteler.

Yeni ilaçları, biyolojik silahları

ve hastalıkları deneyen gönüllü doktorlarınızı istemiyoruz.

Emperyalist sisteminizde geri dönüşüm ekonomisiyle aslında sömürü olan

yiyecek yardımlarınızı kabul etmiyoruz.

Birbirimizi anlamamızı zorlaştıran,

şarkılarımızı ve masallarımızı unutturan fakir dilinizi red ediyoruz.

Çağdaş dünya daveti içindeki,

bizi zorla şekillendiren yüzeysel sanat kuramlarınıza karşı çıkıyoruz.

Özgürlüğümüzü ilan ediyor,

Afrikalı insanlar olarak doğduğumuzu ve Afrikalı ölmek için de

Bütün Avrupa’yı topraklarımızdan kovuyoruz.

Birbirimizi öldürelim diye bize öğrettiğiniz ırkçılığı,

Felsefe adına önümüze sürdüğünüz batının sığ kafalı laflarını,

Hukuk adına yaptığınız bütün şövenistliklerinizi

Ve sanat diye dayattığınız bütün estetik öğretilerinizi

Afrika topraklarından silene kadar

Afrika sizinle savaşacaktır.

Siz kabul etmesiniz de bir Afrikalı en az dünyanın herhangi bir yerindeki bir batılı kadar onurludur.

İnsan onurlu doğar.

Ve hiçbir insanın kraliçelerin vereceği onura ihtiyacı yoktur.

 

 

Ayadın Takunya

Sinir Olduklarım – 6/7

 

 

6- Hala cuma hutbelerinde börtü böcekten ve ağaçtan bahsedilmesine sinir oluyorum.

 

    Toplumda bu kadar itikadi ve ameli sıkıntı mevcutken suya sabuna dokunmadan hutbelerin bu şeklide devam etmesi elzem bir durum değil midir? Bilinç yoksunu bu kadar Müslüman varken bu şekilde devam ediliyor olması yazık değil midir bu millete. Ortalığı çakallar doldurmuşken peygambersiz bir din peydah edilmeye çalışılırken, insanların itikatlarıyla oyanınırken, TV kanalarında din adına şaklabanlıklar yapılırken, bu yapılmayanlar, anlatılmayanlar reva mıdır bu millete. Bizim insanımız peygamberini, Kur’anını sever amelden en yoksunu dahi çok sever saygı gösterir yani hazır bir maya varken insanların fıtratında mevcut olanı çıkartmak lazım gelmez mi? Sorumluluğu sorumluluk sahiplerinin makam ve mevki sahiplerinin boynuna.

 

 

7- Camilerin kokuyor olmasına sinir oluyorum.

 

    Bir cami kokar mı ey Müslüman. Camiden içeri girince içeriden gül kokusu gelmeli insana huzur vermeli. Bizleri ayak ve daha nice kokular karşılıyor. Halıların halini anlatmama gerek bile yok. Secde ediyoruz be kardeşim bu halıların üzerine. Cemaat camileri devlet dairesi gibi görmekten vazgeçmedikten sonara Allah’ın mabetti deyip sahip çıkmadıktan sonra bu kokular daha çok yayılır. Sağ olsunlar imamlarımız devlet memuru kafasında daha ne diyeyim.

Aydın Takunya

– Bir Ramazan Masalı –

[slideshow_deploy id=’1590′]

 

   Allahın sözünden ve gösterdiği yoldan daha doğru bir yol olmadığını bilerek, mutlak otorite sahibi olan Rabbimize; mümkün olanın en mümkünüyle, bağışlanma dileyerek, geçip giden ramazanların en hayırlısını geçirdiğimizi umut ederek, bizleri bayram sabahına ulaştıran Allaha şükrediyoruz. Bizler biliyoruz ki (bir’e) kul olmayan (bin’e) kul olur; Allah’a kullukta insan yücelir ve hürleşir, kula kullukta ise esaret ve küçülme vardır.

 

   Küfrü, şirki ve tağutu hakim kılmaya çalışan yeni dünya düzeni, bu senede inananların yakasını bırakmadı. Kendilerinden bekleneni yapmak konusunda bizleri şaşırtmayıp, her sene olduğu gibi bu sende küfürlerine, yalanlarına devam ettiler. Din adına bizlere sunulanlar, tv kanallarında hoca efendiler, saatlerce konuştular konuştukça uyutmaya devam ettiler. Reklamlarımız vardı ardı arkası kesilmeyen, bankalar faizi ramazana katık ettiler, çok uluslu şirketlerin markaları orucumuzu kutladılar. Ürünlerini satın alma koşulunda!

 

   Akşam namazından sonra teraviye gitmek ağır geldi nefislerimize, uhreviyetle yoğrulmuş porgramlar izledik çocuklarımızla; eşlerimiz bildi biz bilmedik, feleği çarklandırdık gece yarılarına kadar. Ramazanın sonunda tuttuğumuz oruçlarla bağışlanma diledik. Bunlar ve dahi niceleri ola gelirken dünyada ki mazlum milletleri pas geçtik, yaradanın bizi pas geçme ihtimalini unutarak.

 

   Yazıyı daha fazla uzatmanın anlamsızlığını bilerek, en doğrusunu Allah ve Resulü bilir diyerek, geçip giden ramazanı özetleyen bir kaç Ayetle son noktayı koyuyuyoruz.

 

   Onlar sağır dilsiz ve kördürler.(Bakara 18)

 

   Benim ayetlerimi az bir beddelle (dünyalık karşılığı) satmayın ve ancak (benim emrime uygun yaşayın) ve yalnız (benim azabımdan) korkun!(Bakara 41)

 

   Siz kendinizi unutupta diğer insanlara iylik yapmalarını mı emrediyorzunuz? (Bakara 44)

 

   Ey iman edenler! Allahın emirlerine uygun yaşayın / aykırı davranmaktan sakının. Eğer gerçek müminler iseniz artık kalan faizi bırakın almayın. (Bakara 278)

 

 

Takunya Sesleri

– DUA –

[slideshow_deploy id=’1563′]

 

Allah’ım!

Senin iznin ve yardımınla sabaha eriyor akşamaları buluyoruz. Yine senin izninle yaşıyor ve ölüyoruz. Biliyoruz ki dünya telaşımızın sonununda dönüş sanadır.

 

Allah’ım!

Öfkenden rızana; cezandan affına sığnıyoruz. Öfkene sebep olan her şeyden sana sığınıyoruz. Senden yine sana sığınıyoruz. Dünyada ki hiçbir kelime hiçbir cümle seni övmeye yetemez biliyoruz. Yarabi! Sen kendini nasıl övdüysen öylesin.

 

Allah’ım!

Kederden ve üzüntüden, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan fakirlikten, yokluktan sana sığınırız. Yarabi! Zilletten, zulmetmekten ve zulme uğramaktan da sana sığnırız.

 

Allah’ım!

Sapkınlığa düşmekten veya başkalarını sapkınlığa düşürmekten, hataya düşmekten veya başkalarını hataya düşürmekten, cahillik etmekten veya cahillikle karşılaşmatan sana sığınırız.

 

Allah’ım!

Cehenneme götüren fitneden, cehenemin azabından, zenginliğin ve fakirliğin şerrinden sana sığınırız. Yarabi! Bizler senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği istiyoruz.

 

Allah’ım!

Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, kabul olmayan duadan, doymayan nefisten sana sığınıyoruz. Ey kalpleri halden hale çeviren Allah’ım, kalbimizi dinin üzerine sabit kıl.

 

Allah’ım!

Bizleri iylik işledikleri zaman sevinen ve kötülük yaptıkları zaman bağışlanma dileyen kullarından eyle. Yarabi! Bizler senin rahmetini umuyoruz, bizleri göz açıp kapayıncaya kadar da olsa nefsimizle başbaşa bırakma. Halimizi tümüyle düzelt.

 

Allah’ım!

Seni anmak, sana şürkertmek, sana güzelce kulluk etmekte bizlere yardım et. Yarabi! Kalplerimizi birleştir. Aramızı düzelt ve bizi kurtuluş yollarına illet. Biz müslümünları karanlıklardan aydınlığa çıkar.  Her türlü övgü alamlerin Rabbi olan Allah’a mühsustur. (AMİN)

 

TAKUNYA SESLERİ

Başörtüsü Üzerine Peruk Yapılır.

   İnsanlar; sıkılsalar da of!!! deyip dudak bükselerde, iyiden iyiye baydınız artık diyerek söylenselerde, “ tamam tamam anladık ” deseler de, her 28 Şubatın arifesinde kalemi mi alarak elime, bıkkınlığınıza bir bıkkınlık daha katmak adına, yazıcam ve yazmaya devam edeceğim.

 

   1960 ve 1980 darbelerinde dahi bu kadar insafsızlık ve zulüm yaşanmamıştır. 28 Şubat sonrasında yaşananlar kitaplaştırılmak istense ciltlerce kitap olur sanırım. İnancı, ailesi ve idealleri arasında seçim yapmak zorunda bırakılan çocuklar, aradan 18 yıl geçmesine rağmen bu travmatik durumu üzerlerinden atabilmiş değillerdir. Yaşanmışlıklarının bir tarafı her zaman eksik kalmıştır.

 

   O dönem kapısı kırılmadık ev, yolu terörle mücadeleden geçmeyen insan yoktur. Ülke türlü bahanelerle gözaltına alınıp, tutuklanan gençlerle doludur. Birisinin evinde Kuran okunuyor olması, yada sakallı oluşu, gözaltına alınarak, örgüt elemanlığından cezaevine gönderilmesi için yeterde artar bile.

 

   Binlerce askerin görevine, sırf eşi başı örtülü oluduğu için son verilmiş, bu da yetmezmiş gibi peşlerine istihbaratcılar takılmış, girdiği her işin patronları tehdit edilerek işten attırılmıştır. Birçok memur cuma namazına gittiğinden fişlenerek memuriyetinden olmuştur. Ellerinden gelse nefes dahi aldırmayacaklardır.

 

   Üniversite öğrencilerinin peşine sivil polisler takılmış. Bu zulmü protesto edenlere karşı en acımasız şekilde müdahale edilmiştir. Beyazıt camisinden bir cuma namazı çıkışında, saçları ve sakalları ağarmış 60 yaşında bir dedenin fütursuzca joplandığına bizzat şahit olmuşluğum vardır.

 

   Adalet beklediğiniz mahkemeler ise; İstiklal Mahkemelerini andırmaktadır. Hakim ve Savcılar, Askerlerden brifing alır hale gelmiş, tüm bağımsızlıklarını kaybetmişlerdir. (Vicdan sahibi olanları tenzih ediyorum.)

 

   İRTİCA kelimesi o denemlere de; görevinde yükselmenin, makam sahibi olmanın, cebi doldurmanın şifresidir.

 

   Yaşanmış ve yaşanacak tarihe küçük bir anekdot düştükten sonra. Şu soruyu soruyorum kendime. Yaşanan bu kadar zulmün ardından ne değişti? Zulmün ağırlığı insanların üzerinden kalkmış gibi görünüyor olsa da, ilginç insanların türemesine neden oldu.

 

   Şöyle ki; zamanında mücadele edilmesi gerektiğinden bahsedenler, en önde yumruk sallayanlar, son 10 yılda devletten ihale alma peşinde, çoğunun inşaat şirketleri mevcut. Hesabını yapamadıkları kasalar dolusu paraları.

 

   Birde muhafazakar ve mukadesatcı olma iddasında olan onlarca tv kanalımız ve ( 28 şubat mağduru iddasında olanların bir kısmıda medya patronu oldu.) bu kanallarda, 900 TL askeri ücretle geçinmeye çalışan vatandaşa kanaat etmesi gerektiğini söyleyen hocalarlarımız.

   Sözün sonu;

   bu kadar yaşanmışlığın ardından tek söyleye bileceğim KAYBETTİK.

 

Aydın TAKUNYA

10. BİR KÖY HER ZAMAN VARDIR.

  En son dokuzuncu köyden de taşlanarak kovulmuştu gezgin. Güneşin battğı yere doğru ağır adımlarla yürümeye devam etti, ayaklarının şiş, karnının aç olmasına aldırış etmeden. Ay ışığının aydınlığında bir ağaç dibine oturudu, çıkınından bir parça ekmeği çıkartarak yemeye başladı. Yorulmuştu gezdiği dokuz köyden dayak yiyerek kovulmuştu. Gömleğinin iç cebinden ince bir defter çıkardı, dokuz gündür gezdiği dokuz köyün ismini tek tek yazmaya başladı.

 

 

Her koyun kendi bacağından asılır köyü.

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın köyü.

Gemisini yürüten kapttan köyü.

Dilini tutan başını kurtarır köyü.

Rahat olmak isteyen sağır, kör, dilsiz olmalı köyü.

Gelene ağam, gidene paşam köyü.

Fukaranın baş ucunda oturmaktan, zenginin ayak ucunda ölmek yeğdir köyü.

Ahirette mekan dünyada iman köyü.

Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovulur köyü.

 

 

  En son köyün isminide defterine yazdıktan ve son noktayı koyduktan sonra, onuncu bir köy olamalı diye geçirdi içinden gezgin. Hiç olmadı bu köylerden kovulan onca insan yeni bir köy kurmalı. Yada var olma ihtimali bulunmalı.

 

AYDIN TAKUNYA