Alternatif Düğün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Allahın emri Peygamberin kavli ile istiyeyim seni

sağ dizimin üstüne çöküp

kuyumcudan seçtiğim

tek taşı uzatayım gözlerinin içine bakarak.

Usulca bir iki kelime dökülsün ağzımdan

dokunaklı mı yoksa naif mi?

Belki de gerek yok romantik olsun daha etkili.

 

Gel evlenelim sevgili seninle,

imam nikahımız kıyılsın,

mehir koyalım gram gram,

devlet nikahımızın cüzdanın üstüne.

 

Tam pansiyon tatil seçelim bir avm den

ulaşım dahil olsun herşeyimize,

tur şirketi karar versin

aşkımızın yatak odasının şekline.
Ben geçen sene aldığım,

üzerinde sağ elini havaya kaldırmış,

kadın resmi olan haşemamı giyeyim.

Hem tebliğ yaparım hem de fazla masraf etmeyelim,

İsraf haramdır…

 

 

Geçim derdi vurmasın bize,

bankalara yatsın maaşlarım,

ek hesaplarım olsun paramın bittiği yerde,

imdadıma yetişen.
Bir şezlongda akşam gün batımını izleyelim,

Önümüzden tur tekneleri geçsin,

tam karşımızdan,

müzikler çalarken içindekiler göbek atsın.

kum, güneş, deniz, hakikat,

kalbimizde derin bir sızı,

bir ayet; çok gerçek, çok korkutucu, çok güzel, çok derin,

ve ölüm çok yakında

aklımın tam orta yerinde.

 

Gece çorbasına gidelim

açık büfeden aldığımız kolayı yudumlarken,

gözlerimiz sussun, kelimeler dile gelsin.

Ben sana muhafazakar cümleler sarfedeyim

duvarda asılı televizyonda kutlu doğum haftası kutlansın.

 

 

Şiir okurum belki ilerde evimizde sana İsmet abiden,

evimizin en yüksek yerinden bulduğum,

eski bir derginin katlanmış yapraklarından.

Haftada bir günde sohbete giderim,

üzerine bir saate çay içeriz dostlarla,

memleketi kurtaran konuşmalar yaparız,

belkide yapmayız,

ne de olsa artık muhafazakar dostlar iktidar.

 

 

İktidar dedim de aklıma geldi,

yeşil gözlü bir çoçuğumuz olsun Allah hayırlısını verirse,

yazları kuran kursuna göndeririz,

okulda da bir abi ayarlarız,

nede olsa arkadaşlıklar önemli,

gün gelir devran döner,

devlette sağlam dostları olur arkasını dayadığı.

 

Cevap vermedin sevdiceğim,

anladım senin kafan karışık,

bu aralar memlekette karışık,

neyse bitanem sen düşün bana mesajla cevabını iletirsin.

 

MAHMUT SAMİ BİRİCİK 

Şubat Ayında İrticai Faaliyet Başkadır

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gözlerimi kapattım tanklar dolaşıyordu Sincan da

Bir battaniye altına sığamadı huzursuz gövdem

Alerjik reaksiyona girmeme az kaldı

Genelde böyle olur biraz ateş ,

soğuk terler ,ardından kaşıntılar.

Öncü depremler gibi vücudumu silkeleyen titremeler .

Battaniye böyle anlarda bir kirpi gibidir

Yavaş yavaş ve korkak batar .

Baş ucumdan bir bardak su aldım .

Camı hafif araladım .

Aylardan şubat günlerden salıydı ve kar yağıyordu .

Akşam bir bahanemden ötürü yetişemediğim sohbet aklıma geldi.

Ne anlatmıştı acaba anlatıcı ?

Göz kapaklarım kirpiklerimin ağırlıklarına tahammül edemiyor gibiydi.

Aralık camdan bir kaç damla kar düştü içeriye .

Küçük bir çocuk gibi ağzımı uzattım aralık camdan

Kısmet işte düşen olmadı .

Dedim ya günlerden salı belki de ondandı .

Belki de içinde bulunduğumuz aydandı .

Yirmi sekiz çekiyor bütün şubat’ larım kaldı yedi gün .

Öyle uyu deyince olmuyor .

Her isteyince de  kar tanesi düşmüyor.

 

Bin yıl sürecek diyen adamlar nerdeler acaba şuan …………….

Artık uyumalıyım ,

Belki de bir cam kapanır bir devir yıkılır.

 

Mahmut  Sami BİRİCİK

Atasözleri ve Deneyimler Ansiklopedisi

 

 

Bir tebessüm ettim koşarken esnafa ……

 

Hırsızdım arsızdım koşarken de uğursuzluğumu sırtıma almak zorunda kalıyordum .

İyi bir hırsız ,maraton koşucularına fark atacak potansiyelde olmalıdır ,kimi zamanlarda . Çalmayı biliyorsan iyi koşmayı da öğrenmelisindir.

Gerçi seneler geçtikçe, insan çalacak bir şeyler bulmakta zorlanıyor da . Bu bireyselleşme ve modernleşme zırvaları bizi de vurdu anlayacağınız.

 

Tövbe etsem diye düşünüp her gece, sigaramın izmaritine basarken neon lambalarının aydınlattığı parkeli kaldırımlarda ,gözlerim istemsiz takılıyor dükkanların kepenk kilitlerine.

 

İyi bir adam olmak için okumak lazım aslında der bütün toplum çok bilmişleri .Fakat böyle giderse, askerlikten yırtmak için mastır yapıp ,bir üniversitede akademisyen olmam an meselesi.

Modernleşmeden bahsederken dünya aslında , makul bir hamle sayılabilir , akademisyen olmak .Okula gelen gençlerin hayallerini ve notlarını çalarak ruhumu tatmin edebilirdim belki de..

 

Dedim ya atletik bir vücut sahibi adam olmak lazım . Belki de demedim . Koştuğumdan sekiyor belki de düşüncelerim , kafatasımın içinde oradan oraya .

Bazı koşar kaçışlarımda böyle oluyor .. Düşündüklerime tam olarak yön veremiyor gibi hissediyorum kendimi .

Mesleğe yeni girdiğim yıllarda , heyecandan çok fazla düşünce yoğunluğu yaşardım . İnanılmaz şiir dizeleri süzülürdü , aklımın köşelerinden dudaklarıma . Belki de Türk aklına ita fen  söylenen sözler doğruydu .

Bir de atalarımla ters düşerek ,vatan haini ,devlet düşmanı , olmak istemem o yüzden de dile getirememiş olabilirim .

Aslında elini tutarak gözlerine süzülebildiğim bir sevgilimin olmamasından kaynaklı olabilir.  Genelde köhne bir otel odasında , dilini bilmediğim beden ticaretine soyunmuş, gece kadınlarına okudum kaçış şiirlerimi.

Müzik evrensel de dizeler yöresel mi .Bilemedim hiç bir zaman . Çünkü genelde arkası dönük olurdu omurilik soğanını okşadığım kadınlar.

 

Tempolu koşuya geçtim olay mahallinde epeyce uzaklaşarak .Bir müddet daha ilerleyip sahildeki banka usulca oturdum . İstanbul bu yüzden güzeldi .Sırtında uğursuzluğunu getirmiş bir arsıza dahi sorgusuz kucak açıyordu. Dudaklarımdan bir iki  dize döküldü .

Koynumda deniz kokusu eşliğinde . Bir  vapurunun güverte ışıklarına daldı gözlerim .Olabildiğince fısıldadım , sevdiceğim den gayrı kimse duymasın , saklı kelimelerimi diye.

 

Bir gün yakalanabilirim .Akademisyen olamayabilirim . Gözlerim kepenk kilitlerine değil belki de bir çift zeytin gözlere takılır.

Belki de göbek bırakırım .

 

Bir kaç kedi yavrusu miyavlarken denizin doldurulduğu devasa kayaların içinden, ürperme geldi kaçmaktan yorulmuş tedirgin yüreğime .

Durma zamanının geldiğinin işaretiydi sanki , bu küçük kedilerin açlıktan titreyen sesleriyle miyavlamaları.

Dedim ya çok koştum gene düşüncelerim sekiyor oradan oraya …..

[ Tedariksiz abdeste giden domala domala taş arar  ]

– Atasözleri ve deneyimler ansiklopedisi  – 2013 – İstanbul

Mahmut Sami BİRİCİK

Dikiz Aynasına Yansıyan Bayram Sabahı

Kendimi ararken trafik ışıklarında bir aracın şoför koltuğunda düşündüklerim……

Dikiz aynasından yansıyan far ışıklarının gözümü aldığı dakikalarda bir an gözlerim dalmıştı…

Tuvaletin aynasına sıçrayan su damlalarından kalan boşlukta, saçlarımı tararken bir anda arkamda beliren insanımsı yaratık kafasını sallayarak eski bir şarkının nakaratını söyledi ve kayboldu…

 

Korkmuştum. Musluğu açıp bir müddet suyun akma sesini dinledikten sonra,  yüzüme buz gibi suyu çarptım,  ellerimi lavaboya yaslayıp kirpiklerimde kalan suyu sol elimin tersiyle sildim . Havlu makinesine kirpiklerimi sildiğim elimin avuç içini göstererek bir hareket yaptım . Yaklaşık 15 cm boyunda bir kağıtla bana anladığını belirten bir cevap verdi .Kağıtla yüzümün ıslak yerlerini sildim .Elimdeki kağıt tamamen ıslanmıştı .Bir miktar daha kağıt havlu isteğimi belirtmek için kibarca havlu makinesine avuç içimle bir hareket daha yaptım . Anladım ki kibarlık bir havlu makinesinin anlayabileceği cinsten bir eylem değildi .Bir iki yumruk atmak suretiyle ihtiyacım olan havluyu makineden aldıktan sonra biraz daha rahatlamış vaziyette ihtiyaç giderme mahallinden ayrıldım .

Arnavut kaldırımlarda, cumartesi gecesinden kalmış kusmukları koklayan kedileri kovalayan belediyenin, kısırlaştırıp sokağa saldığı küpeli köpeklerden , korkarak tedirgin tedirgin yürürken, üç katlı köhne bir evin camından dışarıya sızan bir melodinin eşliğinde, sana gelen adımlar savurdum kendimden emin, bir o kadarda fütursuzca…

İstasyon artık çok yakındı ve ortalık karanlıktı. Lakin sabah olmaması için hiç bir neden yoktu ve nitekim de olacaktı .Rayların döşendiği yoldan aşağıya sıçrayan çakıl taşlarından, kendime göre en çelimsiz ve zayıf olanına doğru koşar adımlar atarak ,bir futbolcu nidasıyla bir tekme attım.Takırtılar eşliğinde yeni mekanına doğru yol alan taşın arkasından bakıp havaya zıpladım .Yarısı patlamış tavan aydınlatmaları garı kaplayan rutubet kokusuyla birleşip rüzgar eşliğinde bütün kasveti yüzüme vurup yalnızlığımı kamçıladılar.

Mutlu insanlar  tren garında ne arardı ki  .Tren garının müdavimleri de garip yüz mimikleriyle taçlandırdıkları muhabbetlerinin içinden geçen bu zayıf çelimsiz bünyeye,  kafalarını sallayarak tepki verdiler.Gar insanları umutsuz bir o kadarda mahmurlardı ve anlayış sızlardı. Misafir denemeyecek kadar az kalacaktım. Sadece zaman içerisinde yer değiştirme işlemlerimi hasıl ederken kullanmam gereken bir kamu binasıydı en nihayetinde yatıya kalmayacaktım . Yaşlı lokomotife sıkı sıkıya tutunmuş yeni vagonlardan birinde cam kenarında pişmaniye yiyerek yolculuk eden bir çocuk edasıyla gidiş yönünün ters istikametinde bir koltuk buldum ve hunharca oturdum. Bir düdük sesiyle bütün yalnızlığıma el sallayıp açık camdan yüzüme vuran sabah havasından kocaman bir nefes içime çektim .  Bayram sabahını kalktığında yastığının yanında ki yeni ayakkabılarını gören çocuğun yüreği kadar mutluluk doldu içim tüm korkularını unutup.

Acıklı bir fren sesi ayırdı beni bayram sabahımdan gürültülü kornalar eşliğinde . Daldığım rüya yeşil ışığın yanmasıyla son bulmuştu. Ömür denilen zaman zarfı da trafik ışıklarına benziyordu aslında .Bize tanınan ışığın süresi esnasında geçebilirdik bu dünya denen toprak parçasının üzerinden ta ki kırmızı ışık yanana dek.

 

                              MAHMUT SAMİ BİRİCİK

Bu aralar inziva vakti……

takunyasesleri

Karalama girişimlerimin gereksinimlerimi gidermediği dönemleri idrak ediyordum şu sıralar .Kalem illa kontrol etmeliydi ki çark dönebilsin . Sistem böyle dizayn edilmişti . Kendimi topraklamayı bile düşündüm ama çoraplarımı çıkarmak dahi zor geldi.  Çünkü biz bu toplumun ayakkabı giyenleri olarak ulu orta paçalarımızı sıvayamazdık. Eskilerin dediği gibi ‘’çıplak ayakla toprakta yürümek ‘’  hayaldi  biz modern dünya insanları için ….. Beklide sadece bacak bacak üstüne atınca rahatlıyordu ayaklarımız.  Birer birer sırayla biri yorulunca diğeri… Çalışma saatlerimizdeki dinlenmeler bile sıraylaydı .Önce biri sonra diğerleri…. Aslında maksat yan yana gelmememiziydi muamma…. Esnek çalışma saatleri hep altıdan sonra esnekti bir makineci arkadaşımın dediği gibi…. Hiç sabahları esnetemezdin illa sekizde açılmalıydı monitörler.Zaten günümüzde dünyaya her sabah açılan kepenklerimizde monitörlerimiz  değil mi artık..

Ben ne diyorum ya tamda ileri demokrasinin dünyaya hakim olduğu günümüzde … Gerekirse gelişmekte olan ülkelerde vatandaşlar 16 saatte çalışmalıydı bir ekonomi bakanın söylediğine göre. Neyse gelgelelim kendi durumumuza dedim ya kurşunkalem gitti geldi kontrol kalemi …. Hayırlı olsun ademoğlu . Modern dünyanın fazla mesai yapan çalışanları . Hayırlı olsun devletimin yegane memurları ve hayırlı olsun aldığı asgari ücretten vergi kesilen taşeron firma işçileri……….Maaş ayın kaçında yatıyordu bu arada..

                                                           MAHMUT SAMİ BİRİCİK

Necip Fazıl’ ın Ölümünün 30. Yılında Saygıyla…

GENÇLİGE HİTABE…

Birincisi iki buçuk asır… Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet… İkincisi üç asır… Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet… Üçüncüsü bir asır… Allahın, Kur’ân’ında ‘belhüm adal-hayvandan aşağı’ dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret… Ya dördüncüsü? …. Son yarım asır! .. İşgâl ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedî helâke mahkûmiyet… İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören… Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi… Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilâkı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik…

Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün ‘dikey’leri ‘yatay’ hale getirecek bir çığlık kopararak ‘mukaddes emaneti ne yaptınız? ‘ diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik…

Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik…

Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında ‘Hakimiyet Hakkındır’ düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik…

Emekçiye ‘Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın! ‘ diyecek… Kapitaliste ise ‘Allah buyruğunu ve Resûl emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın! ‘ ihtarını edecek… Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik…

Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı, Türk’ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezheb, ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa model teşkil edecek bir gençlik…

‘Kim var? ‘ diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert ‘ben varım! ‘ cevabını verici, her ferdi ‘benim olmadığım yerde kimse yoktur! ‘ fikrini besleyici bir dâva ahlâkına kaynak bir gençlik…

Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispetle usûle, stratejiye uygun bir gençlik…

Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik…

Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi, mümin zindanı mâbedi, temeli yıkık ailesi, hâsılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik…

Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara ‘siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi! ‘ diyecek ve gerçek müslümanlığın ‘nasıl’ını ve ‘ne idüğü’nü her haliyle gösterecek bir gençlik…

Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezayı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak, ve O’ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak tanımayacak ve O’nun düşmanlarını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik…

İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum. Şekillenmesi, billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbaz kodomanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerimden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil! Allahın selâmı üzerine olsun…

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!

Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!