– İZAN –

[slideshow_deploy id=’1254′]

 

 

   İnsanın kendini bir yere ait hissetme olgusu aidiyet duygusunun gelişmesine etkendir. İnsanın sosyal bir varlık olmasının ötesinde; kendini ifede edebilme, kendini gerçekleştirme, ve tamamlama ihtiyacındandır ki; bir şemsiyenin altında toplanmak ister. Bu sayede kendisini ifade etme olanağı bularak kendine bir kimlik oluşturur. Bu kimlik hayata karşı bakış acısını belirleyen en önemli etkendir. Hayata ve yaşantısına karşı yapacağı ahlaki sorgulamalarını bu kimlik üzerinden yapacaktır. Modernitenin getirisi olan yalnızlık duygusundan kurtulabilmesinin bir yoludur bu. Yaptığı tercihlerle oluşturduğu kimliği statükonun çizdiği sınırlar içerisinde yaşayacaktır.

 

  İçinde yaşadığımız sistem bilincimizi şuursuzlaştırdığından içsel yapımız erozyona uğramış durumdadır. Bu insanımızı içinde bulunduğu koşullara göre hareket eden, düşünmeyen, sorgulamayan bir konuma sokar. Gücün ve ikdidarın yanında saf tutar duruma gelindiğinden, bilnçli bir sorgulama sonunda, sisteme karşı herhangi bir tavır içerisine girmek yerine, nemalanmaya çalışma çabası içerisine girilir. Bu ahlaki bir depremin artçıları konumundadır. İnanan insan; hakkı söylemeyen, adaletten yana tavır almayan, ılımlı bir yaklaşım içerisinde kendi çıkarlarına dokunulmadıktan sonra hoşgörüyle yaklaşabilen, düşünce üretmeyen, yapılan yanlışa direnmeyen, kendini ifade edemeyen, etme çabası içerisinde bulunmayan, statükonun söylemlerinin ötesine geçemeyen, evrenseliğini yitirmiş sığ bir konuma sokulmaktadır.

 

   İnsanın ayrıntılarla boğulması resmi bir politika olarak yıllardır süregelir. Amaç ise insanı nefes alamaz hale getirmek, bir bütünün parçası olduğunun önüne geçmektir. Herkesin malumu bir hikaye anlatılır: bir fil ve bir kaç insan hakkında. Hikaye şöyledir. Gözleri bağlı olan bu birkaç insan, filin tuttuğu uzuvunu anlatır ve ona göre bir tanımlama yapmaya çalışır. Hakikatin kendi tuttuğu olduğunu sandığından buna göre yorumlar getirir. Bütün ortaya çıktığında ise yapılan hiç bir yorum bütünü tarif etmekten öteye geçememiştir. İslamın bir parçasıyla oynayıp duruyor, yaptığımız yorumların bir bütün olduğunu sanıyor, hataya düşülüyor. Hepimiz bir bütünün parçalarıyız.

 

   Konjonktürel durum neyi gösteriyorsa iradeler bu yöne yöneliyor. Hak, hakikat, adalet ve muhalefet kavramlarından uzaklaşıyor. Çıkarlarıyla uyuşan herhangi bir ikdidara hizmet eder duruma geliniyor. Koşullara göre konum belirleniyor.

 

   İslami hayat; politik, siyasal, cematsel, mezhepsel ve ırkcı yaklaşımların tahakümü altında şekilleniyor. İnsana karşı mezhepsel bir yaklaşım içerisine giriliyor, din ırkcı söylemlerle bütünleşebiliyor, cemaat liderleri putlaştırılıyor, siyasi liderlerin söylemleri hakikat gibi algılanıyor. İnsan sadece dinleyen, itaat eden, sorgulamayan, sorular sormayan, pasifize bir duruma getiriliyor. Bu duruma söyleyecek birşeyleri olanlar baskı altına alınarak ötekileştiriliyor.

 

   İslamı etnik, mezhepsel, cemaatsel ve siyasi bir konuma indirgenmesi öncelikle inanan insana hakarettir. Bir cemaat, tarikat yahut siyasal bir oluşumun mensubu bulunan kişilerin kendi liderlerini sorgulama ve eleştiri hakkının olduğunu düşünmek gerekir.

 

   Unutulmamalıdır ki herhangi bir iktidarla bütünleşmiş bir din anlayışı o dini mevcut düzenin bir parçası haline getirir. İkdidarın çizgisi dışında faklı bir söyleme girilemeyeceği gibi bir duruş belirlenerek hakkın söylenmesi de mümkün değildir. Sistem insanları konfora alıştırarak muhafazakar bir kültür oluşturmuştur. Muhafazakar düşünce, sistemin çarklarıyla bütünleştiğinden, halkı müslüman olan toplumların sıkıntılarından, acılarından habersiz, biteviye bir hayat yaşar. Bu durum ümmetin içine düştüğü tarifi imkansız bir çıkmazdır.

 

Aydın Takunya