Karma Karışık

  Beyinlerimiz derin dondurucuda, düşünemiyor ve üretemiyoruz. Çoğumuzun hayata karşı bir fikri dahi yok. Algılamalarımız, olayları değerlendirişimiz, bakış açılarımız nerdeyse aynı. Farklı fikirleri çatlak görüş olarak nitelendiriyoruz.

 

Neden?

 

  Kitle iletişim araçları bizlere nasıl düşünmemiz, nasıl giyinip, ne yememiz gerektiğini dikta etmekte, ve ne yazık ki iletişim araçlarının tekelinde kalmış bizler, fikir üretebilmeyi, sorgulamayı ve açıklama istemeyi unuttuk. Hepimiz tek tip giyiniş, basmakalıp düşünce dunyasındayız. Kopyala yapıştır mantğıyla iş yapıyor düşünmek yerine şekilciliği seçiyoruz.

 

  Günlük hayatımız tutarsızlıklarla dolu, iki dünya arsaında sıkışıp kalmış durumdayız. Bir yanda emparyal güçlere küfrederken, diğer yandan emperyel dünyanın kapitalist mantıkla bizlere sunduklarını tüketiyoruz.

 

  İzlediklerimiz ve okuduklarımız; hizmet ettikleri küresel sermayenin bakış açısıyla aktarılır ve bizler düşünce süzgecinden geçirmeden doğruluğunu kabul ederiz. Aktarılanların ne kadar doğrudur ve gerçeği yansıtır!!? Düşünmeyiz.

 

  Bugün Mısırda yaşananları hep beraber izliyoruz. Yaşananlara nasıl bir tavır alınması gerektiğiyle ilgili insanların bir hayli aklı karışık durumda. Mazlum neredeyse onun yanında olmak gerekir. Bu kafa karışıklığına verilcek cevap bu kadar basittir aslında.

 

  Eşkiyalıkta sınır tanımayan gözü dönmüş Batı, emperyalizimin meşruiyet çarkı olan Birleşmiş Milletler, bizleri insan olarak görmedi ve görmeyecek. Bir damla petrol için binlerce Müslüman kanının dökülmesinin önemi yoktur onlar için. Bu bağlamda Mısırda yapılan darbenin ardından, Batının darbenin tarafında yer alması, bizlerin alacağı tavrı da net bir şekilde ortaya koymakta değilmidir?

 

  Her şey Avrupanın sömürge İmparatorlugunun devam etmesi içindir ve bu kanlı İmportorluğun devamı için her şey mübahtır, birde ölenler müslümanlar ise gözleri hiçbirşeyi görmez olur.

  Aydın Takunya

 

Ruhi Mücerret – Murat Menteş

  Murat Menteşin ”Dublörun Dilanması” ardından ”Korkma Ben Varım” kitaplarını okuduğumada çok heycanlanmış ve bu zamana kadar bu tarz bir kitap okumadığım için çok etkilenmiştim. Kitabı okurken gülebiliyor sonra hemen ardından hüzünleniyor ve arkasından karamsar bir ruh haline bürüne biliyorsunuz.

 

  Murat Menteşin yeni bir kitap hazırlığında olduğunu bildiğimden heycanla bekliyordum ve kitap çıktı ilk şaşkınlığımı yayınevinin değişikliğiyle yaşadım, hemen kitabını sipariş ettim. Kitap geldi baş ucumda duruyor; fakat ben iki ay boyunca okumadım ben ona baktım o da bana baktı hemen okumak istemiyordum. Bendeki de değişik bir fantezi anlayacağınız. Neyse kitap bana bakmaya devam ediyor bende kitaba, o ara Tv kanallarında geziniyorum bir bakıyorum Murat Efendi kanaldan kanala geziyor ve kitabını anlatmaya çalışıyor. Yeni yayınevinin basın danışmanı iyi olsa gerek diyorum. Sonra internede geziniyorum yine Murat Menteş, olsun nekadar güzel. Benim koptuğum nokta, bir dergide kucağında kediyi severken verdiği pozdan sonra oldu. Klişe şeylere gerek varmıydı diye geçirdim içimden. Bu adam ne yapıyordu sorularıyla birlikte artık kitabı okuma zamanın geldiği kanati hasıl olunca başladım okumaya. Bilerek ağırdan aldım ve üç gün sürdü. Bu üç günün sonunda hissettiklerimi paylaşacağım sizlerle;

 

  Ruhu Mücerret kesinlikle bir Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varım değil ama okunmalıdır. Yazarın eski kitaplarını defatle okuyanlar üslup ve ince zekasını bilenler bir an hüsrana uğruyor. Sanki aceleye getirilmiş de yetiştirilmek istenmiş gibi.Kitaptaki konu takipcilerinin anlayacağı cinsten, ilginç. Kahramanların isimleri herzaman ki gibi çok güzel olmuş. Karakterlerin kişiliklerine uyan isimler. Yazarın dil canbazlığı devam ediyor. Kelimelere ve anlatacağı hikayeye çok hakim. Öyle cümleler kuruyor ki kendinize kızıyorsunuz ben neden böyle bir şey yazamadım diye. Şunu biliyorum bir Murat Menteş zor yetişiyor. Belki de okurlarının beklentileri çok yüksek olduğundan biraz olumsuz tavırlar içerisine girdik. Birde benim kafamı o kedi bozdu. Kedi olmasaydı iyiydi!!!

 

  Yazıyı sonlandırırken; kitapta reklamların hayatımızı nasıl çepeçevre sardığını ve tüketim alışkanlıklarımızı nasıl değiştirdiğini espirili bir dille çok güzel sunulduğunu söylemek isterim. Bu arada çok uzun süredir bu kadar eğlenceli ve güzel bir kitap tasarımı görmemiştim. Tebrikler.

 

Entel Takunya

İçimizdeki Şeytan – Sabahatin Ali

   Sabahatin Alinin ilk okuduğum kitabı İçimizdeki Şeytan. Kendisini ve kitaplarını birkaç ay öncesine kadar tanımazdım. Bir dergide yazar hakkında makaleyi okuduktan sonra Sabhatin Ali’ye merak sardım ve hayatını araştırmaya başladım. Yazarın hayatını öğrendikçe biraz hüzün ve sinirle karışık duygulara kapıldım. Üzülmemek elde değildi T.C’nin ilk siyasi cinayetine kurban gitmişti, fikirlerinden ötürü. İşinden olmuş ve iş bulamaz hale gelmiş, komyon şöförlüğü yapmıştı ailesinin geçimini sağlamak için. Nefes alıyordu ve yaşam mücadelesine devam ediyordu anlayacağınız, pes etmek yoktu nefes aldığı sürece. Bu hazin hayat öyküsü yazara karşı olan ilgimi daha da artırdı ve yazarın kitaplarını sipariş ettim. İşte ilk okumaya başladığım kitabını anlatacağım sizlere, ”İçimizdeki Şeytanı” ;

 

  Kitapta çaresizilik, umutsuzluk ve bıkmışlık en yalın haliyle okuycuya sunuluyor. Her şey net anlatılıyor. Olayların içinde hissediyorsunuz kendinizi. Ömerin ve Macidenin çaresizliğini sizde yaşıyorsunuz. Bir bakıyorusunuz Macide olmuşsunuz; onun dünyasında acılarını, üzüntülerini, korkularını yaşıyorsunuz. Bir anda kendinizi Ömer sanıyorsunuz; vurdumduymaz, aşık ama parasız jakoben bir hayatın içinde buluyorsunuz kendinizi.

 

  Kitap sizi içine öyle bir çekiyor ki 1940’lı yılların İstanbulunun sokaklarında geziniyorsunuz. Kararsızlığı görüyorsunuz bu kitapta. Çaresizlikle bir anda yapılan hataları. Başka bir çıkış yolunun olmayışını. Kitabı sonlandırıken bir şeye çok üzülüyorsunuz Ömer neden direnmedi neden sevdiğine sahip çıkmadı diyorsunuz.

 

   Roman kahramanımız olan Ömere sinirlediğimden ve kızdığımdan olsa gerek, kitaptaki bir bölüm çok keskin bir şekilde aklımda kalmış. Ömer ve Macide bir eğlenceye giderler, eğlence sırasında güya Ömerin yakın dostu Macideye sarkar. Macide kıpkırmızı kesilir. Macide Ömere döner, kederli gözlerle Ömere bakar. Ömerin verdiği cevap şudur: Macide ”binlira borcum var bu dostuma ne yapabilirim”. Hem eğlenceye de o getirdi der. Macide yıkılır ve okurda yıkılır.

 

  Böyle değişik ruh halerine sokan bir kitabtır İçimizdeki Şeytan. Aşkı, sevgiyi, dayanılmaz acıları görürsünüz bu kitapta.

 

  Son olarak Sabahatin Aliyi saygıyla anarken cezaevin de geçirdiği yıllarda yazdığı bir şirini paylaşarak sonlandıralım yazımızı;

 

HAPISHANE SARKISI -3-

 

Burda çiçekler açmiyor,

Kuslar süzülüp uçmuyor,

Yildizlar isik saçmiyor,

Geçmiyor günler, geçmiyor.

 

Avluda olta vururum;

Kah düsünür, otururum,

Türlü hayaller görürüm;

Geçmiyor günler, geçmiyor.

 

Gönülde eski sevdalar,

Gözümde dereler, baglar,

Aynada hayalim aglar,

Geçmiyor günler, geçmiyor.

 

Disarda mevsim baharmis,

Gezip dolasanlar varmis,

Günler su gibi akarmis…

Geçmiyor günler, geçmiyor.

 

Yanimda yatan yabanci,

Her sözü zehir gibi aci,

Bütün dertlerin en gücü;

Geçmiyor günler, geçmiyor.

Entel Takunya

Ve Sen Kuş Olur Gidersin – Tarık Tufan

   Yeni bir yazarı okumaya başlamak hep zor gelir bana. Belki de bu güne kadar okuduğum yeni yazarların kitaplarının yetkin olmamasından kaynaklı. Çok uzun süre görüşemediğim ve görüşemiyor olmanın verdiği özlemle Paşam Islak Takunyayla buluştuk. Her zaman olduğu gibi uzun bir kitap sohpetinden ve gündemle alakalı değerlendirmelerden sonra, alışkanlık üzere yaptığı gibi bana bir dizi kitap hazırlamış, al bunları da oku diye verdi. Bir tanesi dışında hepsi tanıdığım yazarlardı. Tanımadığım yazar, şimdi sizlere tanıtacağım Tarık Tufan’ ın “ve sen kuş olur gidersin” kitabı olacak.

 

   Bu zat hakkında çok fazla bilgi sahibi değildim, birkaç defa Tv kanallarında seyretmiş hatta konuşma tarzını da pek beğenmediğimden pas geçmiştim, ta ki kitabını okuyana kadar. Şimdi Tarık Tufanı bir kanalda göremeyi vereyim bakalım ne diyor diye dinlemeye başlarım.

 

   ”Ve Sen Kuş Olur Gidersin”. Kitap bir solukta bitiyor. İlkin kızıyorsunuz, neden bu kadar çabuk bitti, devam etseydi ya diyorsunuz. Yazdığı her cümle bir anlam yüklü, laf kalabalğı yok en çokta bu hoşunuza gidiyor. Bu kadar sürükleyici bir anlatım yakalamış olması ekileyici. Sanırım kendi hayatından da bir şeyler var. Kahramanın o samimi üzüntüsünü sizde yaşıyorsunuz. Bildiğiniz hüzünleniyorsunuz ve çayı en demlisinde koyup “of ulan diyerekten” yakıyorusunuz bir sigara daha.

 

   Son olarak duyguları çok yoğun bir yazar olan Tarık Tufanla tanışmama vesile olan Islak Takunya ya selam gönderiyorum. Bu arada Lola yı çok merak ediyorum nasıl bir kadın olabilirdi diye.

 

   Kitabın son bölümünden bir cüleyle bitirelim; Susuyor olmam, acı çekmediğim anlamına gelmez…

 

Entel Takunya