ORTALAMA BİR HAYATIN STANDART MÜDAVİMLERİ

 

 

 

 

Dost dediğinle yokluğu da varlığı da paylaşabilmeli.

Gençken mesela, daha bıyıkların çıkmamışken, yirmisine basmamışken, üniversite hayali adına yürüyebilmelisin dostunla, saatlerce dershaneye. Cepteki paranın hesabını yapmalısın. Öğle yemeği yersen eve yürüyerek döneceksin ve dayanamasın midenin gurultularına. Yersin yemeği ve yürüyerek dönersin. Yemek dediysem öyle sofra gelmesin aklınıza. Maltepe merkez caminin avlusunda ki musalla taşına oturarak, ekmeğinin arasına balık kraker koyaraktan ve ekmeğinden birer parça avluda ki güvercinlere atarak bir öğle yemeği. Dedim ya dost dediğinle yokluğu paylaşacaksın, varlıklı hale geldiğinde dostunda yokluğunu hatırlayacaksın.

 

Dost dediğin iğne gibi olmalı yeri geldiğinde batmalı yeri geldiğinde dikmeli.Dikerken dikkatli olmalı nakkaş gibi işlemeli.

Dost dediğin aşık olur, hiç görmediği, huyunu bilmediği kızın birine. Kaptırır kendini günden güne, bir kızın yakınlığını pek bilmediğinden. En saf duygusuyla sevmiştir. Gecenin bir vaktinde hiç bilmediği bir şehre gitmek ister. O hiç tanımadığı aşkı için endişelidir. Hiç yaşamadığı duygular içerisindedir. Hiç görmediği bir kız için kafayı yemek üzeredir ama gençtir hepimiz gibi. Anlamak ve idrak etmek istemez. İşte dost dediğin burada devreye girerler. İğneleri en acımasız şekilde batırırken dostunun canına kendi canında yanar. Umurunda olmaz kendi canının yanışı. Nakış nakış işlemeye başlarsın dostunun yarasını.

 

Dost dediğini kimi zaman tanıyamamalısın.

Her giden biraz değişir geride kalanlar da değişir fakat değiştiğini fark etmez. Dost dediğinde değişir fakat zamanı gelince her şey oturur yerli yerine. Üniversiteler kazanılmıştır. Herkes farklı şehirlerde farklı hayatlar ve arkadaşlıklarla gün geçirir. Her tatil farklı birer karakterdir bizler için. Kimi zaman bir rakcı fantastik romanlardan hoşlanan biri. Kimi zaman para hesabı yapan, kimi zamanda hesapsızca yaşayan.

 

Dost dediğin kavgada belli olur.

Bu deyime hiç uyamadık hiç kavgalarımız olmadı. Şöyle ağzımız burnumuz kırılmadı. Adam gibi bir dayak yiyemedik mesela. Serseriydik fakat ruhumuz serseriydi,fikirlerimiz serseriydi, aklımızı firara vermiştik. Kalıplara sığmıyor, hayaller kuruyorduk, düzenler değiştiriyorduk kendi küçük dünyamızda. Hepimiz gençtik futbolu hiç sevemedik, bir kahvede oturduğumuzu hatırlamıyorum bile. Gündemden uzak kalmaya çalışırdık kendimizce, kendi gündemlerimizi oluştururduk. Hayallerimiz vardı, kimimiz iş kuracak mali müşavir olacak kimimiz akademisyen olacaktı.

En büyük zevkimiz kitap okumak ve yazmaktı. En olmazsa olmazlarımız vardı. Hafta sonları kartal sahilinde kahvaltı yapmak gibi. Öyle bir mekanda oturduğumuz gelmesin aklınıza, herkes evinden bir şeyler getirir, çimlerin üzerine kilimler serilir, çayın demine göre artardı sohbetlerimiz. Keyifle izlediğimiz bir dizimiz vardı. Küçük bir odada dört erkek ve dört erkeğin ayak ve ter kokusu üzerine yakılıp söndürülen sigara ve sınırsız çayla küçük bir bilgisayar ekranından Leyla ile Mecnuna bakardık.

 

Dost dediğin evlenirken belli olur.

Akrabam dediğiniz, en yakınında olduğunu sandıklarınız bize bulaşmasın diyerek uzaklaşırken senden. Dostlarınız her şeyinize koşar üstüne birde kaprisinizi nazını çeker. Dost bilinen akrabalarla ilgili Zeki Müren’in seslendirdiği: Sanırdım onlarla gündüzdü gecem. İçimde ümitti dost bildiklerim. Ne zaman yıkılıp yere düştüysem. Terk edipte gitti dost bildiklerim. şarkısı duygularımı ifade etmeyecektir.

 

Dost dediğin cenazede belli olur.

En sevdiğini kaybetme duygusu kelimelere dökülüp cümleler kurulması en zor olanı değilmidir? Kalabalıktır etrafın herkes başın sağ olsun der. Sahte surat asmalar ağlayışlar, kendi aralarında iyi adamdı mırıldanmaları, mekanı cennet olsunlar, sıralanıp gider. Cenaze namazına gelenlerin aklı namazda değildir kendi aralarında fısıldanmalar günlük işler konuşulur. Duymazdan gelirsiniz.

En acı veren de yemek dağıtırsın cenaze gelenlere, gelenlerse dağıtılan yemeklerin soğuk olmasından şikayetçidir. İşte bu karmaşanın arasında sessiz kahramanların vardır her şeyine koşan seni kalben hissederek anlayan beylik sözlere takılmadan yapılması gerekenleri yapan. İşte dostun onlardır.

 

Dostluk bir ateş yakmaktı.

Dostluk bir ateş yakmaktı hep beraber, yakılan o ateşin etrafında toplanmaktı, sönmesin diye yakılan ateş harlamaktı. O ateşin ne zaman yakıldığını hatırlamamaktı. Bizler dosttuk; ortalama bir hayatın standart müdavimleriydik, şemsiyelerimiz vardı, dostluk üzerine açılmış. Çayımız vardı her daim ocakta muhabbetin demine göre şekersiz. Kaygılarımız vardı, kuracağımız dünya düzenin alt yapılarına istinaden. Karanlık gecelerimiz vardı ay ışığının şereflendirmesiyle aydınlanan.

 

 

                                                                                                                              

Aydın Takunya

 

Vektörel Saplantılar

alışık değil gözlerim,

aydınlığa ters bünyem.

ararım çıkış kapısını,

çıksam ki nereye gidebilirim.

hapsolmuşken ruhum şeytan üçgenine,

fark  eder mi uçuruma ne kadar yakın olduğum.

 

                                                                                                     Hamit ÇALIŞKAN

İNSAN SEVEMEDİ Mİ BİR ŞEHRİ; (SE-VE-MEZ)

 

 

Bu sokaklar benim sokaklarım değil. Yürüdüğüm bu kaldırımların hepsi yabancı ayaklarıma. İnsanların siluetlerine alışkın değilim inadına üzerime geliyorlar sanki. Bağırmak istiyorum nefesiz kalana kadar. Acaba sesimi duyan olur mu? Sanmıyorum! Herkes kendi halinde veya kendi derdinde.

Ağır adımlarla yürümeye devam ediyor, bir halk pazarına giriyorum. Renkli şalvarlı kadınlar dikkatimi çekiyor sadece. Geri kalanlar hayatta ki sıradanlıklarını koruyor. Bir elma alıyorum elime ve yürüyüşüme devam ediyorum. Arabaların çok olmayışı dikkatimi çekiyor. Evet burada trafik yok. Belki ondan ısınamıyorum bu şehre.Trafik hayattır diyerek iddialı bir cümle kursam belki güllersiniz bana. Bir şehirde gitmek istediğiniz yere hemen ulaşamamalısınız. Zaman almalı varmak istediğiniz yer. Zaman almalı ki yaşadığınızı his edebilesiniz.

Önceleri yaşadığım şehir geliyor aklıma; İstanbul…

 

Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçmeye çalışırken köprünün üstünde kalakalmalısınız, işte hayat işte kendi dünyamın en büyük keyfi. Hep yetişmek zorunda olduğumuz işlerimizden kısa süreliğine de olsa bir ara verebilmek ve boğazın güzelliğini izlerken kendinizi dinleyebilmek. (Belediye otobüsündeki ağır ter kokusu ne kadar müsaade ederse tabi.) Anlatması ve paylaşılması çok güç bir duygu.

Sakin sokaklarında yürümeye devam ediyorum bu şehrin. Öğle vakti olmasına rağmen kimse yok ortalıklarda. Ayaklarımın beni nereye götürdüklerini bilmeyerek şehrin merkezine ulaşıyorum. Geniş bir alan, etrafında kafeler, çay bahçeleri, okul üniformalarıyla kafelerde oturan öğrenciler, muhtemelen okulu asmışlar. Bu şehrin meydanını incelerken, meydanların olmazsa olmazlarından birinin olmadığını görüyorum. Meydanda bir ağaç bile yok.

 

Güneşin en dik vaktinde meydanda gezinirken, saçları ve sakalları beyazlamış, elinde bastonuyla bankta oturan yaşlı bir bey amcanın yanına oturuyorum. Ağaçtan yoksun bu çirkin meydanı izliyorum. Bey amcanın duruşundan, üzerindeki yılların yorgunluğunu hissetmemek mümkün değil. Kulağına doğru eğilerek hemen soruyorum. Buralar neden böyle bir ağaç bile yok? Adının Mehmed olduğunu öğrendiğim bey amca, soruma soruyla karşılık vererek sen buralı değilsin sanırım evlat diyerek sözüne devam ediyor. Bu gördüğün insanın göz zevkini bozan bu meydan önceleri böylemiydi sanıyorsun. Buralar yüz yılık çınarlarla doluydu, çocukluğum çınarların arasında koşturmakla, oynamakla geçti. Şimdi yoklar hepsini kestiler. Modern kent olacakmış, şehir düzenlemesi yapılacakmış diyerek sözünü bitirdi ve bir tek kelime dahi etmedi başka. Bey amca suskunlaşmış gözlerini boş meydana dikmiş çocukluğunu hatırlıyormuşçasına meydana bakıyordu. Belki de ağaçların arasında koşuşturduğunu hayal ediyordu kim bilir. Bey amcayı hayal dünyasında yalnız bırakarak yürümeye devam ettim.(o zaten yalnızdı, varlığımla ben mi onu rahatsız etmiştim buda ayrı bir boyuttu.)

Ve aşık olduğum deniz. Denizin kokusu olmadan yaşayabilir mi insan? Hızlı adımlarla kayalıklara doğru yürüyorum. Amacı gayem, oturup güneşin batışını izlemek fakat ne mümkün. Deniz, denizdi; ama buranın denizi de bir başkaydı tuz ve yosun kokusunun yüzüme esmesini hayal ederken, fabrika bacalarından çıkan kimyasal gazların kokusu yüzüme vuruyordu. Üzüldüm, denizini de sevmemiştim. Kalktım oturduğum kayalıklardan ve yürümeye devam ettim.

 

 

İç çekerek tüm özlemlerimle düşündüm…

İnsan sevemedi mi bir şehri; güneşi ısıtmaz içini.

İnsan sevemedi mi bir şehri; suyu havası zehir gelir.

İnsan sevemedi mi bir şehri; sevemez.

                                                                                                                       ÖZKAN AYDIN